Yazımın başlığından yola çıkarak, önce bu sorunun cevabını vermeye çalışacağım:
Hayır! Mağduriyetler, ne kahraman yaratır ne de lider!
Yaşanan, yaşatılan mağduriyetler;
Lider vasfına sahip, toplum nezdinde bu özelliğiyle kabul görmüş, sevilmiş insanların haksızlığa uğraması; ona inanmış kişilerin bu haksızlığı içselleştirerek kişiyi sahiplenmesine neden olur.
Bu kimi zaman ailede saygı gören bireyde, kimi zaman bir işyerinde, kimi zaman ise yaşadığımız süreçle beraber siyasette çıkar karşımıza…
Yıllar öncesini hatırlayalım.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın henüz belediye başkanı iken yapmış olduğu bir konuşmadan ötürü hapis cezası alması ve devamında aldığı destekle siyasetin basamaklarını çifter çifter çıkması ve bugünkü konumunda olması aslında mağdur edilmesinin getirisi değildi!
O dönem de bugüne benzer bir taraftan ekonomik gerilimler diğer taraftan siyasette yaşanan kaotik ortamla boğuşan halkın sorunlarını dile getirmesi ve vaatleriyle umut olarak halk nezdinde kabul görmesiydi.
Gittiği yerlerde insanlarla kurduğu diyaloglar, mitinglerde kullandığı esaslı cümleler, muhafazakar kesimin şikayetlerine getirdiği çözümler özellikle bu kesim tarafından bir kurtarıcı olarak görülmesine neden oluyordu.
Kaldı ki cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk 10 yılı baz alındığında bu ilginin inişli çıkışlı da olsa devam ettiği söylenebilir. Fakat sonrasında muhafazakar ve oy vermiş sağ görüşlü seçmenin bölünmesi, ittifak içine girdiği siyasi partilerin hoş görülmemesi, çalkantılar, halkın çoğunluğu gittikçe yoksullaşırken bir kesimin ultra zenginleşmesi, hukuk sistemindeki aksaklıklar ve sıradan yurttaşın sıkıntılarına yabancılaşma halkın gözünde yeni bir lider arayışına neden oldu.
Ve Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Belediye Başkanı olarak seçilip göreve gelmesiyle beraber gün geçtikçe aranan lider adayı da sanki belirlenir olmuştu.
Her kesimden, her görüşten insanın sempatisini kazanıyor, bırakın İstanbul seçmenini İstanbul dışında dahi gittiği her yerde kabul görüyor, sevgi seliyle karşılanıyordu.
Üstelik bir daha bir daha girdiği seçimleri her seferinde artan oylarla kazanıyordu.
Dahası o sadece CHP seçmenine,sol görüşlü seçmene değil muhafazakar ve sağ cenahtan seçmene de hitap ediyor, onları anlayabiliyor ve sesleri olabiliyordu.
Ve bu yönüyle çok daha farklı, çok daha kapsayıcı bir lider profili çiziyordu.
Kaldı ki Amerikan basını olmak üzere birçok büyük batı medya kuruluşlarından, yerel basına varıncaya kadar İmamoğlu’nun gözaltına alınması haberine geniş yer vermeleri,
Batılı ülkelerinin de İmamoğlu’nu cumhurbaşkanı Erdoğan’a rakip bir lider olarak gördüklerini kanıtlar nitelikte…
…
BURSA TOPLANTISINDA YAŞANANLAR!
İmamoğlu, geçtiğimiz günlerde ön seçim öncesi partililerle buluşmak için Bursa’daydı.
Muhteşem bir coşku ile karşılandığını bir kez daha söylemeliyim.
Belki partililerin bu coşkuyu yaşaması normal diye düşünebiliriz.
Ancak şu detayı da vermek isterim.
31 Mart seçimleri öncesi İmamoğlu’nun Bursa ziyaretinde Ulu cami’de namaz kıldıktan sonra çıkışıyla beraber kendisini tesadüfen gören vatandaşların sevgi gösterilerine birebir şahit olduğumu ve bir anda binlerce kişinin etrafını sardığını, çarşı pazarın neredeyse spontane gelişen bir miting alanı haline geldiğini de hatırlayınca,
Sadece kendi partisine veya belli görüşlere sıkıştırılmış seçmen profilinin çok üstünde bir kitleye sahip olduğunu yinelemek sanırım abartı olmaz.
Bursa’da partililerle yaptığı toplantıya dönersek,
O güne ait köşe yazımda da belirttiğim üzere kurmaylarından biriyle yaptığım söyleşide önümüzdeki 10 gün içinde İmamoğlu’na karşı bir operasyon olacağını söylediğini belirtmiştim. Hatta devamında da “buna yönelik CHP’nin bir yol haritası var mı?” diye de bir soru yöneltmiştim.
Ve aradan kısa bir zaman geçtikten sonra CHP’lilerin tahmin ettiği ama tahminlerini aşan gelişmeler yaşandı.
Ve İmamoğlu’nun sadece diploması iptal edilmedi!
Gözaltına alındı ve ortağı olduğu inşaat şirketine bile el konuldu.
Yani diplomasının iptaliyle İBB Başkanlığına devam edebilecekken sunulan suç isnatlarıyla hem makamını, hem işini, hem adaylığını ve hem de özgürlüğünü kaybetmiş gibi görünüyor.
Haliyle bu kadarını tahmin edemeyen CHP’nin uzun vadeli bir yol haritası belirlemesinin kolay olmayacağı muhakkak!
Belki de seçimlere 3 yılı aşkın bir zaman varken, iktidarın psikolojik dayatmalarıyla uzun bir yol haritasında adayını öne çıkarması da stratejik bir hata olarak görülebilir…
Zira dün Bursa’da İmamoğlu’na destek mitinginde konuştuğum bazı partililer şu soruyu soruyordu;
“İmamoğlu aleyhine yürütülen davada belirtilen 7 maddelik suç unsuru için neden adaylığı açıklanana kadar herhangi bir müdahalede bulunulmadı?”
“Ve eğer adaylığı açıklanmasaydı süreç yine bu şekilde mi işlerdi?”
Ve bunlar herkesin merak ettiği, can alıcı sorulardı!
…
Evet, dünden beri ülkenin birçok yerinde destek mitingleri devam ediyor.
Emniyet güçlerinin şimdilik duyarlı davrandığı görülmekle beraber ilginç bir diyalogtan da yeri gelmişken bahsetmek istiyorum.
Dün Rize’nin Fındıklı ilçesindeki destek mitinginde “hükümet istifa” sözlerine karşı polisin bir uyarısı olduğu ve mitinge katılanların bunun demokratik haklarının gereği olarak söylemelerinde bir sakınca olmadığını belirtmeleri…
Bu diyaloğun zihnimde uyandırdıkları ise şöyleydi;
Fındıklı halkı demokratik haklar gereği seçilen bir hükümetin eleştirilebileceğini söylerken,
Emniyet güçlerinin uyarıyı yapma nedeni halkın iradesine yapılan bir eleştiri olarak görmelerinden ötürü olamaz mıydı?
Fazla mı ütopik düşündüm bilmiyorum ama hiç fena olmazdı ve o zaman mutlak bir orta yol bulunurdu gibime geliyor.
…
Peki bundan sonra ne olur?
Yaşanan gidişatla beraber bu soruya tecrübeli siyaset strateji uzmanları bile şu an maalesef net bir yanıt veremiyor.
Teoriler ise her ne kadar Mansur Yavaş, “İmamoğlu ile ilgili hukuki süreç tamamlanana kadar adaylık açıklaması söz konusu değil.” dese de tecrübeler ışığında İmamoğlu’nun yakın zamanda siyasete dönmesi mümkün görünmüyor.
Bu durumda Yavaş’ın elini taşın altına koyması gerekecek.
Yine bazı siyaset uzmanlarının tahminleri ise Mansur Yavaş ve sonrasında Özgür Özel’in de farklı farklı nedenlerle siyasetten uzaklaştırılabileceği yönünde…
Ama Kılıçdaroğlu’nun yıllarca kazanmaya hasret bir genel başkan olsa da, bu anlamda yara almadan çıkarak cumhurbaşkanı adayı olabileceği de yapılan yorumlar arasında…
Peki tüm bu süreçlerde güçlenen muhalefet gücünü kaybedebilir mi?
Yoksa halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılar, Türk lirasının gittikçe değer kaybetmesi, yabancı veya Türk yatırımcıların tedirginliği, genç işsizlik, tarım ve sanayide yaşanan düşüş vesaire gibi daha birçok nedenden dolayı,
Bir siyasetçinin tabirinden yola çıkarak muhalefet de “ceketini koysa kazanır” mı?
…
Nihayetinde bu soruların yanıtı, egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu gibi halkın iradesinin ve gücünün engellenemediği seçim sandıklarında saklı şimdilik.
Ve halkın liderliğe en yakın isim olarak gördüğü İmamoğlu’nun da hapis cezası verilirse dahi unutulmak, umursanmamak bir yana tüm suçlamalardan aklanarak, güllerle karşılanmayacağından,
Yarım kalan adaylığını kazanarak taçlandırmayacağından,
Hele ki ona inanmış böyle bir çoğunluk varken ve siyaset tarihinde onca örneği çokça mevcutken,
Enseyi karatmak veya kimilerin sevinip halaylar çekmesi için de henüz erken!
“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.” Mustafa Kemal Atatürk





